
Bu sabah sosyal medyada bir söz okudum, yüzümde muzip bir tebessüm belirdi. Şöyle diyordu: “Bir insana direkt ‘odun’ desen bozulur, kavga çıkarırsın. Ama aynı insana ‘taze söğüt dalısın’ dersen sevinçten havalara uçar. Halbuki özünde ikisi de odun…”
Gülerek geçebileceğiniz bu cümle, aslında üslubun ve kelimeleri seçme biçimimizin hayatı nasıl baştan aşağı değiştirdiğinin harika bir kanıtı. Düşünsenize, ham bir kütükle rüzgarda ahenkle salınan narin bir dal botanik olarak aynı maddeden yapılmıştır belki ama ruhları bambaşkadır. Biri serttir, kabadır, yontulmamışlığı çağrıştırır; diğeri ise zarafeti, esnekliği ve hayatın ta kendisini…
İşte bu tatlı aydınlanma beni doğruca o nostaljik, ruhu şifalandıran Türk müziği klasisizmine götürdü. Dilime hemen o meşhur şarkının dizeleri dolandı:
“Gözleri aşka gülen,
Taze söğüt dalısın…”
Şarkıda sevgilinin o incecik endamı, rüzgarda zarifçe salınışı ve baharın getirdiği o taptaze gençlik enerjisi “taze söğüt dalı” ile anlatılır. Düşünsenize, söz yazarı orada sevgilisine “Taze çınar dalısın” ya da “Çam dalısın” dese bütün o romantizm tepe taklak olurdu. Çünkü çınar serttir, çam iğnelidir; oysa söğüt kırılmadan bükülen esnekliğiyle aşka boyun eğen narin bir duruşun adıdır.
Meğer bizim şairlerimiz de o “odun” deyip geçemediğimiz ağacın, özellikle de söğütün peşine düşüp ne muazzam dünyalar kurmuşlar. Söğüt, sadece bir şarkı sözü değil; şiirimizin de en naif, en zarif sığınağıymış.
Mesela Sezai Karakoç’un o efsanevi Mona Roza’sını fısıldadım şarkının hemen ardından:
“Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa…”
Buradaki söğüt gölgesi, kavurucu bir hayatta insanın sığınabileceği en serin, en huzurlu limandır işte. İnsana nefes aldıran, aşkı hatırlatan bir gölgedir o.
Sonra Nazım Hikmet’in o coşkulu ve hüzünlü Salkımsöğüt şiiri geldi akla. Söğüt orada adeta canlanır, bir insan gibi nehrin üzerinde yas tutar:
“Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!”
Rüzgarda savrulan o dallar, suyun kenarında saçlarını yıkayan bir kadının zarafetine, dramatik bir kırılmaya fon oluşturur. Kaba bir kütük bunu yapabilir mi? Yapamaz.
İlhan Berk ise Deniz Kitabı’nda adeta bir doğa kaşifi gibi yaklaşır söğüde. Tutup iki ucundan incelediği o dal, ona dünyanın en büyük sırrını fısıldar:
“Bir dalı kanırtıyorum
Yininden. Uzun, incecik bir söğüt dalını
Damarlarını sayıyorum, bir suya bırakıyorum
Dünyanın en güzel yeşili o zaman anlıyorum.”
İşte üslup, işte bakış açısı budur. Doğaya sıradan bir “odun parçası” olarak bakarsan sadece yakacak görürsün. Ama İlhan Berk gibi bakarsan, bir söğüt dalının damarlarında “dünyanın en güzel yeşilini” keşfeder, hemen kağıda kaleme sarılırsın.
Ahmet Telli’de ise o söğüt yapraklarının rengi, akşamın karanlığını yumuşatan büyülü bir dekora dönüşür Düş Yollara şiirinde:
“Söğüt ağaçlarının
Bulutsu serinliği
Gümüşsü bir renge
Çevirirken akşamı…”
Bazen de sadece zarafet değil, umuttur söğüt. Bahattin Karakoç Dosta Çağrı’da sabrı ve dayanıklılığı anlatırken söğüdü can yoldaşı yapar bize:
“Uzar gider kötü günün gecesi,
Sabır bir deynekti söğüt oldu, gel!”
Kuru bir destek olan o değneğin canlanıp, yeşerip söğüt olması… Kötü günlerin bitişinin, hayata yeniden tutunmanın bundan daha güzel bir tasviri olabilir mi?
Ve nihayetinde, bir annenin şefkatinde bulur kendini söğüt. Gülten Akın, Eller Duası’nda evladının o büyüme sürecindeki narinliğini, temizliğini anlatırken yine söğüde sarılır:
“Ellerini görsem oğlumun
Yeşil söğüt dalını incelikle
Kuş sesleriyle değiştiğinde…”
Görüyorsunuz değil mi? Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi:
“Bana alev gibi bir şeyler yazdı
Sanki baştan başa şiirdi, nazdı…
Kırk yıl bile düşünsem olmazdı
Gelmezdi bu sevda akla, hayale.”
İşte sözün, üslubun alevi budur. Dünyaya sert, kaba ve “odun” gibi bakmak da bizim elimizde; kulaklarımızda “Gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın” şarkısıyla bir söğüt dalının narinliğinde, serinliğinde, yeşilinde şiiri bulmak da… Hayat, kelimeleri nasıl yan yana getirdiğimizle ilgili bir sanattır aslında. Bu sabah bana bu güzel tebessümü, bu şarkıyı ve bu şiirsel yolculuğu yaşatan o meçhul sosyal medya yazarının kulakları çınlasın.
Hayatınızdan kelimelerin zarafeti, gönlünüzden o taze söğüt gölgesinin serinliği eksik olmasın.
