Dünya Barışı Üzerine Kant’ın Felsefî Manifestosu

Giriş

Immanuel Kant (d.1724- ö.1804), Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme (Çeviri: Yavuz Abadan ve Seha Lütfü Meray) adlı eserinde, dünyada kalıcı barışın sağlanabilmesi için temelde 11 ilke ortaya koyar. O, başta 6 bölüm, nihai 3 madde ve bitirirken 2 tane daha ek yaparak sıralar, dünya barışını tesis edecek temel prensiplerini. Bu ilkeler, yalnızca felsefî bir rehber değil, aynı zamanda modern uluslararası hukukun temel prensiplerine de bir altyapı sunar.

Kant, ahlak, bilim, sanat, din, metafizik, eğitim gibi pek çok alanlarda dünya çapında meşhur felsefi ürünler verir. Bu çok yönlü katkılarından dolayı kendisine hayran olmamak mümkün değildir.

Uluslararası hukuk, savaş ve barış konuları hakkındaki fikirlerini içeren bu siyaset felsefesi eserini, olgunluk döneminde (1795) yazar. Barışın salt savaşın sona ermesiyle değil, hukukî ve ahlâkî çerçevede güven, eşitlik ve sorumluluk temelinde kurulabileceğini vurgular. Aşağıdaki metinde, onun bu prensipleri hukuki ve felsefî açıdan detaylı incelenmiş ve yorumlanmıştır.

1. Gizli Savaş Vesilesi Olmayan Barış İttifakı Kurmak

“İçinde gizlenmiş yeni bir harp vesilesi bulunan hiçbir antlaşma bir barış antlaşması sayılamaz.”

Kant’a göre gerçek barış, sadece silahların susması olamaz; aynı zamanda gelecekte savaş ihtimalinin de ortadan kalkması gerekir. Eğer bir antlaşma, taraflardan birinin ileride çatışma başlatmasına zemin hazırlıyorsa, bu barış değil, ertelemeye dayalı yeni bir savaş antlaşmasıdır. Hukukî açıdan bu durum, antlaşmaların sadece metinle sınırlı kalmamasını, niyet ve amaca uygun olarak uygulanması gerektiğini gösterir.

Dahası ona göre antlaşmalarda esas alan şeffafiyettir, gizlilik değildir. Başka insanların haklarıyla ilgili olan ve dayandığı düsturlar alenîyetle uzlaşmayan bütün fiil ve hareketler, hak ve adalete aykırıdır, düşüncesini savunur. (Sayfa 49)

Barışın savaşı geçici askıya almak olmadığını, aksine çatışma ihtimalinin de ortadan kaldırılması gerektirdiğini vurgular. Antlaşma, taraflar arasında yalnızca silahların susmasını sağlıyor ama aynı zamanda gelecekteki bir vuruşmanın zeminini içinde taşıyorsa, bu hakiki bir barış değildir. Esasında böyle bir durumda yapılan şey, savaşı sona erdirmek değil, onu sadece ertelemektir.

Taraflardan biri ya da her ikisi, uygun zamanı bekleyerek yeniden saldırmaya girme niyetini koruyorsa, ortada hukuken ve ahlaken geçerli bir gerçek barıştan söz edilemez. Bu yaklaşım, barış kavramına derin bir anlam kazandırır. Eğer bir antlaşma hâlâ intikam duygusunu besliyorsa, güç toplama fırsatına dönüşüyorsa ya da ileride yeniden savaşma planlarını gizli ajanda biçimde barındırıyorsa, bu mutabakat türleri barış değil, örtülü bir çatışma hâlidir.

Tarih Kant’ı doğrular niteliktedir. Örneğin Versay Antlaşması (28 Haziran 1919) sonrasında ortaya çıkan şartlar, yeni bir düşmanlık ve intikam duygusu doğurmuş ve sonunda II. Dünya Savaşı’na (1939-1945) giden yolu açmıştır. Bu tarihi tecrübeler, görünürde barış olan bir düzenlemenin aslında içinde yeni bir savaşın zakkumlarını taşıyabileceğini açıkça göstermiştir.

Kant, gerçek barışı, sadece savaşın yokluğu ile daraltmaz, savaşın tüm imkânının ortadan kaldırılması teziyle savunur. Ona göre kalıcı barış, ancak tarafların birbirine karşı gizli hesaplar taşımadığı, samimi ve dürüst bir uzlaşma ile mümkündür. Aksi halde yapılan her antlaşma, barış adı altında ertelenmiş yeni bir savaştan ibaret kalır. O tüm devletlerle, ‘barış antlaşması’ yerine, kalıcı ve bütün savaşları bitiren ‘barış ittifakı’ kurmalarını önerir.

2. Bağımsız Devletlerin Egemenliğini Çiğnememek

“İster küçük ister büyük olsun, hiçbir bağımsız devlet, diğer herhangi bir devletin hakimiyeti altına -tevarüs, mübadele, alım, satım veya hibe yollarıyla- asla geçmemelidir.”

Kant, devletlerin birer mal şeklinde görülmemesi gerektiğini söyler. Devletler, halkın ortak iradesini temsil eder; dolayısıyla başka bir ülkeye egemenliği devretmek, halkın iradesini yok saymak demektir. Modern hukukta bu ilke, devletlerin tam bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı kavramının temelini oluşturur. Kant, bu eserinde devletlerin birer mülk gibi el değiştirmesine kesin bir şekilde karşı çıkar. Ona göre ister küçük ister büyük olsun hiçbir bağımsız devlet, miras, takas, satın alma ya da bağış yoluyla başka bir devletin egemenliği altına giremez.

Bu düşüncenin temelinde, devletin sıradan bir maddi nesne değil, hukukî ve ahlâkî bir manevi özne olduğu fikri yatar. Devlet sistemi ya da devlet şahsı manevisi, onu oluşturan halkın ortak iradesinin ve siyasal varlığının tezahürüdür. Dolayısıyla bir devleti başka bir devlete devretmek, aslında o ülkenin halkını bir nesne, bir köle gibi görmek ve onların iradesini hiçe saymak anlamına gelir. Bu ise insanın bir amaç olarak görülmesi gerektiğini savunan Kant’ın ahlâk anlayışıyla taban tabana zıttır.

Bu ilke aynı zamanda modern uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan egemenlik anlayışının felsefî temelinin de altını çizer. Günümüzde bir devletin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü, başka ülkeler tarafından devredilebilir bir “hak” değil, dokunulmaz bir statü olarak kabul edilir. Birinin ötekini satın alması, işgal etmesi, yönetimine müdahalede bulunması, miras yoluyla elde etmesi ahlakî ve hukukî zeminde kesinlikle meşru görülmez.

Tarihsel olarak ise bu tür uygulamaların yaygın olduğu dönemler olmuştur. Hanedan evlilikleriyle toprakların el değiştirmesi, kralların ülkeleri adeta birer mülk gibi paylaşması ya da sömürgeci güçlerin başka toplumları satın alınabilir veya devredilebilir varlıklar gibi görmesi, Kant’ın eleştirdiği anlayışın somut örnekleridir. Bu tür vakalar, halkların iradesini yok saydığı için uzun vadede çatışma ve istikrarsızlık üretir.

Bu ilke, barışın kalıcılığı için, devletlerin birbirini sahip olunacak birer yeraltı ve yerüstü zenginliklerine haiz bir metâ gibi değil, eşit ve bağımsız hukukî özneler şeklinde tanıması gerektiğini vurgular. Ancak bu şekilde, milletlerarası ilişkiler, güç ve hükmetme mantığından çıkarak hukuk ve karşılıklı kabul konumuna oturabilir.

Kant, devletlerin devredilebilir varlıklar olmadığını apaçık ilan ederek, hem halkların iradesini korumayı hem de uluslararası düzeni daha adil ve istikrarlı bir temele oturtmayı amaçlar. Bu ilkesel önerme, modern dünyada ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının öncüllerinden biri şeklinde okunabilir.

3. Daimî Orduları Aşamalı Kaldırılmak

“Daimî ordular zamanla ortadan tamamıyla kalkmalıdır.”

Sürekli silah bulunduran ordular, savaş ihtimalini artırır ve ülkeye ağır bir ekonomik yük oluşturur. Kant’a göre gerçek barış, savaşın maliyetini ve olasılığını azaltacak bir sistemle sağlanır. Hukukî açıdan bu, silahlanma ve savunma politikalarının sınırlandırılması ve kontrol altında tutulması gerektiğini salıklar.

Kant, eserinde üçüncü ilke olarak daimi orduların zamanla tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini keskin bir dille savunur. Bu düşünce, ilk bakışta idealist hatta ütopik görünebilir; ancak onun amacı, savaşın tüm yapısal sebeplerini ortadan kaldırmaktır.

Sürekli hazır tutulan ordular, devletleri her an savaşa eğilimli hâle getirir. Çünkü bir devlet, büyük ve maliyetli bir ordu beslediğinde, bu gücü kullanma ihtimali artar. Ordu, sadece savunma aracı olmaktan çıkar; zamanla siyasetin bir enstrümanına dönüşür. Böylece savaş, istisnai bir durum olmanın ötesinde adeta normalleşir.

Ayrıca daimi ordular ülkeye ciddi bir ekonomik yük oluşturur. Devletler bu yüksek maliyeti taşımak için ya halktan daha fazla vergi alır ya da başka kaynaklara yönelir. Bu durum ise hem iç huzursuzluklara hem de dışarıda yeni çatışma arayışlarına yol açabilir. Kant’a göre bu kısır döngü, barışın önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu ilkenin bir diğer önemli boyutu da ahlâkîdir. Kant, ‘koşulsuz buyruk’ (kategorik imperatif) kavramı ile insanın bir araç değil, amaç olduğunu şiddetle savunur. Daimi ordular, insanları çoğu zaman devletin çıkarları uğruna kullanılabilir birer araç hâline getirir. Sürekli savaş ihtimali üzerine kurulu gergin bir sistemde, insan hayatı kolayca feda edilebilir bir değer hâline düşebilir.

Devletlerin çoğu, zamanımızda hâlâ güçlü ve sürekli ordulara sahiptir. Bunun temel nedeni, uluslararası sistemde tam bir güven ortamının bulunmamasıdır. Devletler, diğer devletlerin niyetlerinden emin olamadıkları için silahsızlanmayı riskli görürler. Bu durum, güvenlik ikilemi olarak bilinen yapıyı doğurur. Her devlet kendini korumak için silahlanırken, bu silahlanma diğerleri için tehdit oluşturur ve sonuçta herkes maalesef daha güvensiz bir ortamda yaşar.

Esnasında onun önerisi, bu kısır döngüyü kırmaya yöneliktir. Ona göre kalıcı barış, ancak devletlerin birbirine güvenebileceği uluslararası bir hukuk düzeni kurulduğunda mümkündür. Daimi orduların ortadan kaldırılması, kurulacak barış  düzeninin önemli bir parçasıdır. Çünkü silahların gölgesinde kurulan bir barış, her zaman kırılgandır.

Kant, daimi orduların kaldırılmasını savunarak, savaşın sadece sonuçlarını değil nedenlerini de dünya zeminden silmeyi hedefler. Bu ilke, günümüzde tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa da, silahsızlanma, savunma harcamalarının azaltılması ve uluslararası güvenin artırılması yönündeki çabalara değerli bir felsefî katkıdır.

4. Borçlanmaya Dayalı Dış Politikadan Kaçınmak

“Devlet, dış menfaatlerini desteklemek için borçlanmalara girişmemelidir.”

Kant, savaşın finansal olarak kolaylaştırılmasının, keyfi ve sorumsuz savaş kararlarına yol açacağını belirtir. Borçlanma, savaşın maliyetini geleceğe erteleyerek, halkın rızasını devre dışı bırakır. Hukukî açıdan bu devletlerin, mali kaynakları savaş için kullanırken, halka karşı sorumluluk ve etik ilkeleri göz ardı etmemesi gerektiğini vurgular.

Kant, eserinde dördüncü ilke olarak, devletlerin dış menfaatlerini desteklemek amacıyla borçlanmaya gitmemesi gerektiğini savunur. Bu önerme, ilk bakışta ekonomik bir öneri gibi görünse de, aslında doğrudan küresel kalıcı barış meselesiyle ilişkilidir.

Ona göre devletler, savaşları finanse edebilmek için borçlanma yoluna başvurduklarında, savaşın önündeki en büyük engellerden biri ortadan kalkar. Çünkü normal şartlarda bir savaş, büyük ekonomik fedakârlıklar gerektirir ve halk üzerinde ciddi bir travma oluşturur. Bu ağır sonuç, yöneticilerin savaş kararını, daha dikkatli ve temkinli almalarını gerektirir. Ayrıca borçlanma imkânı devreye girdiğinde, devletler savaşın maliyetini gelecek kuşaklara erteleyebilir. Böylece savaş yükü, bugünkü halkın yanında nesillere de aktarılarak, maalesef daha kolay karar alınabilir bir hâle gelebilir. Kant’ın ahlâk anlayışına göre bu sorunlu bir durumdur. Çünkü gelecek vatandaşlar, kendi rızaları dışında bir savaşın bedelini ödemek zorunda bırakılmaktadır. Bu da insanların birer araç olarak kullanılmasına göz yummaktır.

Dahası bu tür borçlanmalar, devletler arasında dolaylı bağımlılıklara neden olur. Bir devlet, başka devletlerden veya uluslararası finans çevrelerinden borç aldığında, bu durum iç ve dış siyasi kararlarını etkileyebilir. Böylece uluslararası ilişkiler, eşit ve bağımsız devletler arasındaki hukukî zeminden uzaklaşarak, ekonomik baskı ve çıkar ilişkilerinin belirlediği bir alana kayar.

Kant’ın asıl hedefi, savaşın kolay finanse edilebilir bir faaliyet olmaktan çıkarılmasıdır. Ona göre eğer bir devlet savaşın gerçek maliyetini doğrudan üstlenmek zorunda kalırsa, bu karar çok daha ağır ve sorumlu bir şekilde alınacaktır. Bu da savaşların sayısını, süresini ve şiddetini azaltacaktır.

Günümüzde devletlerin borçlanması olağan bir ekonomik gerekçe hâline gelmiş olsa da, onun uyarısı hâlâ geçerliliğini korur. Özellikle büyük ölçekli askerî harcamaların dışarıdan borçlanma yoluyla finanse edilmesi, hem ekonomik krizlere hem de uzun vadeli siyasi istikrarsızlıklara yol açabilmektedir.

Kant, bu ilke ile ekonomik araçların savaşın hizmetine sunulmasına karşı mesafeli yaklaşır. Ona göre kalıcı dünya barışı için silahların susması yetmez, aynı zamanda savaşı mümkün kılan finansal mekanizmaların sınırlandırılmasını gerekir. Bu bakımdan borçlanma hem ekonomik hem de hukukî ve ahlâkî bir meseledir.

5. Devletlerin İçişlerine Müdahale Etmemek

“Hiçbir devlet, diğer bir devletin esas teşkilatına veya hükümetine zor kullanarak karışmamalıdır.”

Her devlet kendi halkının iradesine dayalıdır ve dış müdahale hem hukukî hem de ahlâkî olarak yanlış bir eylemdir. Hukukî açıdan bu, devletler arası egemenlik prensibi ile örtüşür.

Kant, eserinde beşinci ilke olarak, hiçbir ülkenin başka bir ülkenin iç yapısına ve yönetimine zor kullanarak müdahale edemeyeceğini belirtir. Bu pozisyon, modern uluslararası hukukun en temel prensiplerinden biri olan içişlerine karışmama anlayışının felsefî zeminidir.

Ona göre her devlet, kendi halkının iradesine dayanan özgür bir hukukî varlıktır. Bu nedenle bir ülkenin yönetim biçimini dışarıdan zorla değiştirmeye çalışmak, o toplumun siyasal iradesini yok saymak anlamına gelir. Böyle bir müdahale, sadece hukukî bir ihlal değil, aynı zamanda ahlâkî bir sorundur. Çünkü bir toplumu zorla düzeltmeye çalışmak, onu bir amaç olarak değil, bir araç olarak görmek demektir.

Bu öncül aynı zamanda uluslararası düzenin istikrarı açısından da büyük önem taşır. Eğer devletler birbirlerinin içişlerine karışmayı meşru görürse, bu durum sürekli çatışma ve güvensizlik üretir. Her devlet, diğerinin kendi sistemine müdahale edebileceği korkusuyla hareket eder ve bu da kalıcı barışı zayıflatır. Oysa sulh, ancak devletlerin birbirlerinin egemenliğine amasız/fakatsız saygı göstermesiyle mümkündür.

Kant’ın burada özellikle karşı çıktığı durum, zor kullanarak rejim değiştirme girişimleridir. Bir devletin başka bir devlete askerî müdahalede bulunarak onun yönetimini değiştirmesi, kısa vadede lokal bazı çıkarlar ve hedefler sağlasa bile uzun vadede global daha büyük istikrarsızlıklara yol açar. Tarihî tecrübeler, bu tür hadiselerin sonucuna bakıldığında, çoğunlukla kalıcı barış getirmek şöyle dursun aksine yeni çatışmaların zeminini hazırladığını kaydeder.

Bununla birlikte bu ilke, günümüzde bazı tartışmaları da beraberinde getirir. Özellikle insan hakları ihlalleri, iç savaşlar veya kitlesel zulümler söz konusu olduğunda, dışarıdan müdahale etmeme yasası ile insanları koruma sorumluluğu arasında bir gerilim ortaya çıkar. Modern uluslararası hukukta bu sorun hâlâ tam olarak çözülebilmiş değildir.

Kant, devletler arası ilişkilerin zor ve müdahale temelli değil, hukuk ve karşılıklı saygı temelli olması gerektiğini savunur. Ona göre gerçek barış, ancak her devletin kendi iç düzenini dış baskı yapılmadan belirleyebildiği bir küresel ortamda mümkün olabilir.

6. Güveni Bozan Yöntemlerden Kaçınmak

“Hiçbir devlet harpte ileride barış akdedileceği zaman, devletlerin birbirlerine karşılıklı güven duymalarını imkânsız kılacak yollara başvurmamalıdırlar. Bu yollardan örnekler şunlardır: Düşman ülkesinde katiller-zehirleyiciler kullanmak, kapitülasyonlara aykırı hareket etmek, düşman tebaasını kendi devletine karşı ihanete kışkırtmak vs.”

Kant, savaş sırasında dahi güvenin muhafazasını vurgular. Sivillere zarar vermek, söz ve antlaşmaları ihlal eden eylemlerde bulunmak, gelecekte kurulması düşünülen kalıcı barışın tesisini imkânsız kılar. Hukukî açıdan bu, savaş sanatında bile, insan haklarının korunması gerekliliğini destekler.

Eserindeki bu altıncı prensip, savaşın tamamen kuralsız bir alan olmadığının, aksine şiddetin hukuk ve ahlâk sınırları içinde kalması gerektiğinin cesur bir ilanıdır.

Savaş, her ne kadar en az iki ülke arasında düşmanlık atmosferi oluştursa da, bu durum tarafların birbirine karşı her türlü yöntemi kullanabileceği hakkını tanımaz. Çünkü harbin bir gün sona ereceği ve siyasilerin yeniden bir barış düzeni kurmak zorunda kalacağı açıktır. Eğer savaş sırasında kullanılan metotlar, taraflar arasında en küçük bir güven ihtimalini bile yok ederse, o zaman kalıcı bir barış kurmak muhaldir.

Bu nedenle Kant, özellikle güveni kökten yok eden eylemleri kesin biçimde reddeder. Düşman topraklarında gizli suikastlar düzenlemek, zehirleme gibi yöntemlere başvurmak, verilen sözleri ihlal etmek veya düşman halkını kendi devletine karşı ihanete teşvik etmek türündeki davranışlar, sadece savaşın sertliğini artırmakla kalmaz; aynı zamanda ülkeler arasında gelecekte kurulabilecek her türlü hukukî ilişkiyi de tahrip eder. Bu tarz eylemler, düşmanı tamamen yok edilmesi gereken bir varlık olarak görmeye yol açar ve böylece harp, sınırlı bir çatışma atmosferinden çıkıp sınırsız bir yıkıma dönüşür.

Bu ilke, modern uluslararası hukukta da karşılığını bulmuştur. Özellikle Cenevre Sözleşmeleri (1949) gibi düzenlemeler, savaş sırasında bile uyulması gereken kuralları belirler. Sivillerin korunması, esirlere kötü muamele edilmemesi gibi kurallar, Kant’ın da öngördüğü bu ahlâkî ve hukukî çerçevenin somutlaşmış hâlidir. Dahası atom bombası kullanımının, 22 Ocak 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması (TPNW) ile uluslararası hukukta tamamen yasaklanması bu duruşun bir devamı sayılır.

Onun bu önermede asıl vurguladığı nokta, harbin tamamen hukukun dışında bir alan olmadığı yönündedir. Eğer savaş tamamen sınırsız ve kuralsız bir hâl alırsa, o zaman barış sadece geçici bir durak olur ve düşmanlık sürekli hâle gelir. Oysa kalıcı barış, ancak tarafların birbirini yeniden muhatap alabileceği bir diyalog ve diplomasi zemininin korunmasıyla mümkündür.

Kant, bu ilke ile savaşın belirli etik ve hukukî sınırlar içinde yürütülmesi gerektiğini savunur. Ona göre barış, savaşın nasıl yapıldığıyla doğrudan ilişkilidir. Eğer insanlık ve güven tamamen yok edilirse, savaş sonrasında kurulacak bir barış ya mezarlıkta mümkün olur ya da çok kırılgan durur. Zira ona göre harp, tabii halde, hukuka uygun yargılayacak hiçbir mahkeme olmadığından, hakkını kuvvet kullanarak savunmak için başvurulan, hüzün verici zaruri bir vasıtadan başka bir şey değildir. (Sayfa 13)

7. Cumhuriyetçi Yönetimi Esas Almak

“Her devletin esas teşkilatı cumhuriyetçi olmalıdır.”

Cumhuriyetçi devletlerde savaş kararları halkın temsilcileri aracılığıyla alınır ve keyfi kuvvet kullanımı engellenir. Hukukî açıdan bu, demokratik süreçlerin, diplomatik çabaların, diyalog çalışmalarının barış ve güvenlik üzerindeki önemini gösterir. Cumhuriyetçi rejimler, barışın kalıcı olmasına avantaj sağlar.

Kant, eserinde yedinci prensip olarak, her devletin ideal yönetim biçiminin cumhuriyetçi olması gerektiğini belirtir. Kant için cumhuriyetçi idare, halkın egemenliğini temel alan, yargı, yasama ve yürütmenin birbirinden ayrıldığı, hukukun üstünlüğünü garanti eden bir siyasal düzeni anımsatır. Bu ilke, barışın kalıcılığı açısından merkezi öneme sahiptir.

Ona göre monarşi, otokrasi gibi her türlü zorba yönetimler, savaş kararını tek bir kişinin ya da dar bir oligark grubun keyfine bırakır. Bu durumda harp, halkın rızası ve çıkarları göz ardı edilerek, ayrıcalıklı egemenin keyfi iradesiyle başlatılabilir. Oysa cumhuriyetçi ideal bir sistemde savaş ilanı, halkın temsilcileri ve hukuki mekanizmalar aracılığıyla karara bağlanır. Böylece haklı ve zorunlu bir çatışmaya, sadece milletin gerçek maslahatına hizmet ediyorsa ve meşru yollarla onaylanmışsa başvurulur.

Bu ilke, modern hukuk ve siyaset teorisinde “demokrasi-barış” ilişkisine karşılık gelir. Kant, gerçek cumhuriyetçi devletlerin birbirlerine karşı daha temkinli ve güvenilir davranacaklarını, çünkü her savaşın maliyetinin doğrudan halk tarafından ödeneceğini öngörür. Bu bağlamda, cumhuriyetçi devletler arasında savaş ihtimali daha düşüktür; çünkü vatandaşlar kendi canları ve mülkleri üzerinde doğrudan etkiye sahip olduklarından, keyfi ve gereksiz vuruşmalara rıza göstermezler.

Ayrıca bu ilke, iç hukuk ve uluslararası hukuk arasında bir köprü kurar. Cumhuriyetçi devletlerde yasaların üstünlüğü ve halkın katılımı, yöneticilerin iç-dış etik kurallara uyma olasılığını artırır. Böylece barış savaşın yokluğu değil, demokratik normların sürdürüldüğü bir süreç hâline dönüşür.

Özetle Kant, cumhuriyetçi rejimleri barışın en güvenilir temeli olarak görür. Ona göre cumhuriyetçi sistem, siyasilerin keyfi güç kullanmasını sınırlayarak, hem yerel hem de küresel barış için ideal bir yönetimdir.

8. Devletler Federasyonu Kurmak

“Devletler hukuku hür devletlerden kurulu bir federasyona dayanmalıdır.”

Kant, bağımsız devletlerin üst otorite olmadan bir federasyon çatısı altında birleşmesini önerir. Bu yapı, uluslararası anlaşmazlıkları hukuk çerçevesinde çözmeye ve savaş riskini azaltmaya hizmet eder. O, bütün dünya milletlerini kucaklayacak bir ‘milletler devleti’ (civitas gentium) kurulması fikrini ortaya atar. Bu madde, BM benzeri örgütlerin felsefî temelini oluşturur.

Kant, eserinde sekizinci ilke olarak, devletler hukukunun bağımsız ve özgür devletlerden oluşan bir federasyon temeline dayanması gerektiğini savunur. Ona göre kalıcı barış, tek tek devletlerin kendi egemenliklerini korurken aynı zamanda birbirleriyle bağlayıcı hukukî ilişkiler kurmalarıyla mümkündür. Devletlerin birbirleriyle münasebetlerinde onları harbe açık kanunsuz durumlardan kurtaracak, akla uygun tek yol, tek tek insanlar gibi, vahşi ve başıboş hürriyetlerinden vazgeçerek, umumi kanunların müeyyidesi altına girmek ve daima gelişerek, sonunda bütün dünya milletlerini kucaklayacak bir milletler devleti kurmak, onun ana tezlerinden biridir. (Sayfa 25)

O, buraki federasyon kavramını milletlerarası bir devletler birliği anlamında sunar, ama bu bir üst devlet oluşturmak anlamına gelmez. Her üye devlet hâlâ bağımsızdır; kendi içişlerini özgürce düzenler. Federasyonun amacı, devletler arasında sorunları ve savaşları önlemek, uluslararası anlaşmazlıkları diplomatik ve hukukî yollarla çözmektir. Bu ideal yapı, egemenlik ve küresel barış arasında bir denge önerisidir.

Hukukî açıdan bu ilke, modern uluslararası hukukta BM koşullarını ve uluslararası örgütlerin dayandığı temel prensiplere ilham verir. Örneğin BM, üye devletlerin bağımsızlığını ve egemenliğini tanırken, onları bir arada tutacak hukukî ve diplomatik mekanizmalar sağlar. Kant’ın vizyonunda federasyon, taraflar arasında güven tesis eden bir çerçeve oluşturur ve olası bir savaş riskini azaltır.

Ayrıca bu tavsiye, devletlerin karşılıklı bağımlılığını ve sorumluluğunu da vurgular. Federasyon, tek tek devletlerin kendi başlarına alacağı keyfi kararların yol açabileceği çatışmaları sınırlar. Devletler, bu bağlamda hem kendi hukukî normlarına bağlı kalır hem de diğer devletlerin güvenliği ve hukukî çerçevesiyle uyumlu davranır.

Kant, devletler arası ilişkilerin güç dengesiyle değil, hukukun üstünlüğü ve ortak düzen çerçevesiyle yürütülmesi gerektiğini savunur. Ona göre bağımsız devletlerden kurulu bir federasyon, hem egemenliği korur hem de kalıcı barışın en güvenilir zeminini oluşturur. Bu yaklaşım, modern uluslararası hukuk ve çok taraflı diplomasi anlayışının temel felsefî dayanaklarından biridir.

9. Dünya Vatandaşlığı ve Misafirlik Şartlarını Uygulamak

“Dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şartları ile sınırlandırılmalıdır.”

Bireylerin başka devletlerde geçici olarak emniyet içinde yaşayabilmesi, uluslararası ilişkilerde güven ve barışın temelini oluşturur. Hukukî açıdan bu, insan hakları ve uluslararası misafirlik koşullarının çerçevesini resmeder.

Kant, eserinde dokuzuncu ilke olarak, dünya vatandaşlığı hukukunun evrensel misafirlik şartları ile sınırlandırılması gerektiğini belirtir. Kalıcı barış felsefesi adına, bu öneri ile o, devletler arası ilişkiler kadar bireyler ve toplumlar arası irtibatların öneminin altını çizer.

Bir insan, başka devlete seyahat ettiğinde veya orada geçici süre bulunduğunda, temel misafirlik haklarına sahip olmalıdır. Buradaki misafirlik hakları, fizikî güvenlik, temel yaşam koşullarına erişim ve keyfi muamele görmeme gibi evrensel standartları kapsar. Ancak Kant, bu hakların sınırsız olmadığını da belirtir. Dünya vatandaşlığı hakkı ve hukuku, sadece geçici ve barışçıl bir varoluş için tanınır; elbette bir devletin egemenlik alanını ihlal etme hakkı vermez.

Hukukî açıdan bu öneri, modern uluslararası hukukta mülteci hakları, turist vizesi ve geçici ikamet izinleri gibi düzenlemelerle paralellik gösterir. Kant, bireylerin devletler arası hukuk çerçevesinde güven içinde hareket edebilmelerini, barışın önemli bir koşulu olarak görür. Eğer insanlar, başka devletlerin topraklarında keyfi tehdit ve engellemelerle karşılaşırsa, bu durum devletler arası güvensizliği ve çatışma riskini de artırır.

Ayrıca bu madde, barışın yalnızca devletler arasında yapılan resmi yazışmalarla sınırlanmasının ötesine, bireyler arasında da güven ve etik ilişkiler temelinde tesis edilmesi gerektiğini gösterir. Evrensel misafirlik şartları, vatandaşların başka ülkelerde yaşarken ve hareket ederken, temel hak ve güvenliklerinin korunmasını garanti eder. Böylece milletlerarası ilişkilerde önemli bir güven zemini tesis edilir.

Kant, dünya vatandaşlığı ve evrensel misafirlik kavramlarını, küresel huzurun hukukî ve ahlâkî temeli olarak sunar. Ona göre gerçek dünya barışı, bireylerin uluslararası hukuk çerçevesinde güvenli bir şekilde varlığını sürdürmesi ile mümkündür.

10. İlahi Takdir ve Evrensel Amaca Saygılı Olmak

“Tabiatın tesadüfi olmayan mekanik akışı insanlar arasındaki anlaşmazlıktan, hatta onların iradesine rağmen, ahenk yaratmak gayesini güttüğünü açıkça göstermektedir. İşleyiş kanunları, bizce bilinmez zaruri neticeler yaratan bir sebep olarak düşününce, tabiata ‘mukadderat’ demekteyiz. Dünyanın akışı içinde ortaya çıkan gayesini göz önünde tutarak, insan nev’inin en son ve objektif gayesi bakımından, eşyanın akışını ezelden takdir ve tayin eden Bir Yüce Sebebin derin hikmeti olarak düşününce, tabiata İlahi Takdir diyoruz.”

Bu ifadeler, insanlık tarihini ve evrenin işleyişini yalnızca rastlantılarla açıklamaz; aksine, görünürdeki çatışmaların ve düzensizliklerin arkasında daha derin bir düzen ve amaç bulunduğunu savunur. Ona göre insanlar çoğu zaman kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder, anlaşmazlıklara düşer ve hatta çatışırlar. Ancak bütün bu gerilimlere rağmen, tarihsel süreç bir şekilde daha büyük bir uyum ve düzen üretir.

O bu durumu, tabiatın mekanik akışı şeklinde tanımlar. Yani olaylar, kişilerin niyetlerinden bağımsız belirli sonuçlara doğru ilerler.

İnsanlar çoğu zaman ne yaptıklarının uzun vadeli sonuçlarını bilmezler. Fakat evrenin esrarengiz işleyişi, bu bilinçsiz eylemleri bile daha büyük bir amaca hizmet edecek şekilde yönlendirir. Bu nedenle Kant, evreni yalnızca fiziksel bir süreç değil, aynı zamanda belirli sonuçlar doğuran apriori bir düzen olarak görür ve buna ‘mukadderat’ der.

Daha derin bir bakışla Kant bu ahengi, bir hikmet ve amaç ile açıklar. İnsanlığın nihai hedefi, daha adil, daha düzenli ve barışçıl bir dünya kurmaktır. Tabiatın işleyişi de insanların iradesine rağmen, onları bu hedefe doğru yönlendirir. Bu noktada Kant, bu süreci “İlahi Takdir” olarak adlandırır. Yani evrendeki düzen, sadece mekanik bir zorunluluk değil, aynı zamanda daha yüksek bir aklın ve hikmetin tezahürüdür.

Felsefî açıdan bakıldığında bu düşünce, insanların ve devletlerin eylemlerinin yalnızca kısa vadeli çıkarlarla değil, daha geniş ve evrensel bir amaç çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Çatışmalar ve anlaşmazlıklar, geçici ve yüzeysel olgular olabilir. Ancak uzun vadede kâinatta düzen, ahenk ve barışa doğru bir yönelim vardır. Bu da devletlerin ve toplumların politikalarını belirlerken, öncelikle kendi çıkarlarını değil,  insanlığın ortak geleceğini ve evrensel gayeyi gözetmeleri gerektiğini ortaya koyar.

Özetle Kant, bu ifadeyle şunu anlatır: İnsanlar çoğu zaman farkında olmasa da tarih ve tabiat kanunları (İslami teolojiye göre Sünnetullah veya Adetullah deniliyor) onları daha büyük bir düzen ve amaca doğru taşır. Bu süreç hem zorunlu bir işleyiş hem de daha yüksek bir hikmetin parçası olarak düşünülebilir. Bu nedenle hukuk ve siyaset, kalıcı barışı, evrensel gayeyi ve insanlığın ortak hedefini dikkate alarak şekillenmelidir.

11. Filozofların Fikirlerine Değer Vermek

“Harp için silahlanmış devletler, ebedi barışı mümkün kılacak şartlar hakkında filozofların düsturlarını göz önünde tutmalıdırlar.”

Kant, orduların ve silahların, barışın korunması için etik ve sorumlu bir çerçevede yönetilmesi gerektiğini savunur. Hukukî açıdan bu, askeri güçlerin, gövde gösterisine dönüşmemesi, kontrolsüz kullanımlarının önlenmesi ve uluslararası düzenin korunması gibi yükümlülüklerini hatırlatır.

Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme’nin son ilkesinde, savaş için silahlanmış devletlerin kalıcı ve sürekli bir barışın sağlanması adına, filozofların önerilerini dikkate alması gerektiğini vurgular. Bu öneri, onun felsefî idealizmi ile uluslararası ilişkiler pratiğini birleştiren son derece kritik bir noktadır.

Ona göre devletler, ordularını ve silahlarını, sadece savunma veya kuvvet gösterisi amacıyla değil, barış koşullarının tesis edilmesi perspektifiyle yönetmelidir. Silahlanma, eğer yalnızca çatışmayı kolaylaştıran bir araç olarak görülürse, barış imkânını azaltır. Oysa ordular ve askeri hazırlıklar, uluslararası güvenlik sistemlerinin korunması için düzenlenirse, savaşın önlenmesine ciddi katkı sağlayabilir.

Kant, devlet adamlarını, filozofların ahlâkî ve felsefî rehberliğini göz önünde bulundurmaya çağırır. Bu rehberlik anlayışı, kurulan orduların savaşın aksine barışa hizmet eden bir perspektifle yönetilmesini öngörür.

Özetle o, savaş için silahlanmış olunsa bile, siyasi ve askeri aktörlerin, ülkedeki filozoflardan yararlanmaları gerektiğini önerir. Kalıcı barışın sağlanabilmesi, savaşlar arası molalar ile değil; devletlerin güç, silah ve siyaset stratejilerini kurarken, ahlaki sorumluluk sahibi filozofların sunduğu barışçıl çerçevedeki fikirlerini dikkate almakla mümkündür.

Sonuç

Kant’ın ortaya koyduğu bu yapıcı ilkeler, kalıcı barışın yalnızca savaşların sona ermesiyle sağlanamayacağını; aksine, derin bir hukukî, ahlâkî ve siyasal dönüşüm gerektirdiğini açıkça göstermektedir.

O, uluslararası ilişkileri salt güç dengesi üzerinden okuyan anlayışa karşı çıkarak, daimî barışı hukukun, ahlâkın ve aklın ortak ürünü olarak temellendirir. Bu yönüyle onun yaklaşımı barış teorisinin de ilerisinde, insanlığın siyasal olgunlaşma sürecine dair kapsamlı bir vizyondur.

Kant henüz iki cihan harbine tanık değilken ortaya koyduğu bu ilkelerle, kalıcı barışın sağlanabilmesi için devletlerin hukuki, etik sorumluluklarını felsefî basiret ve ferasetle tek tek ortaya koyar.

Bu prensipler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Kant’ın temel hedefi, devletlerin egemenliğini koruyan bir hukuk düzeni kurmak, savaşın yapısal sebeplerini ortadan kaldırmak ve insanlığı daha yüksek bir ahlâkî düzene yönlendirmektir.

Gizli savaş sebeplerini barındırmayan antlaşmalar, içişlerine müdahale yasağı, daimî orduların sınırlandırılması ve borçlanmanın kontrol altına alınması gibi öneriler, savaşın hem araçlarını hem de sebeplerini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Böylece barış, geçici bir durum değil, sürdürülebilir bir düzen hâline gelir. Bu düşünceler onu, metafizik kahramanı vicdanlı bir filozof olarak tarihe kaydeder.

Kant’ın düşüncesinde dikkat çeken bir diğer önemli nokta, iç hukuk ile uluslararası hukuk arasındaki güçlü bağdır. Cumhuriyetçi yönetim anlayışı, halkın iradesine dayanan bir siyasal düzeni gerekli kılarken; devletler federasyonu ve dünya vatandaşlığı fikri, bu iç düzenin uluslararası düzeyde tamamlanmasını sağlar. Bu çerçevede barış, yalnızca devletlerin birbirine karşı tutumuyla değil, aynı zamanda insanların haklarının korunması ve evrensel bir hukuk bilincinin gelişmesiyle temin edilir.

Ayrıca Kant, insanlık tarihini yalnızca kör çatışmaların serüveni olarak görmez; aksine bu kaosları, dahi daha büyük bir kozmosun parçası gibi okur. “İlahi Takdir” düşüncesiyle ifade ettiği bu yaklaşım, insanlığın uzun vadede ahenk, düzen ve barışa doğru ilerlediği fikrini temellendirir. Bu bakış açısı, devletlerin ve toplumların kısa vadeli kendi çıkarların ötesine geçerek, insanlığın ortak geleceğini gözeten yüksek bir sorumluluk bilinci geliştirmesi gerektiğini ifade eder.

Bütün bu ilkeler, günümüz uluslararası hukukunun ve barış arayışlarının felsefî temelini oluşturmaya devam etmektedir. Her ne kadar modern dünyada bu ilkelerin tamamı eksiksiz uygulanamasa da ortaya koyduğu normatif çerçeve, insanlığın daha adil, daha güvenli ve daha barışçıl bir dünya kurma idealine yön veren güçlü bir rehber niteliği taşır. 

Peşi peşine savaşlarla kararan yorgun gezegenimizde, Kant’ı 302. doğumu münasebetiyle şükranla bir kez daha anarken, onun çağrısı hâlâ geçerlidir: Kalıcı barış, ancak ahlâk, hukuk ve aklın birlikte işlediği bir dünya düzeniyle mümkündür.

Yazan: Selim Gül

This Post Has One Comment

  1. Büşra

    Akademik, analizleri iyi bir yazı
    Teşekkür ederiz..

Bir yanıt yazın