Feyruz’un Sesinde Uyuyan Çocuk
İlkokulu bitirdiğimde henüz on yaşındaydım. Daha ana kuzusu sayılabilecek bir yaşta devlet parasız yatılı okulunu kazanmış, ailemden ayrılmıştım. Beş kişinin arasından yalnızca ben kazanmıştım. Belki öğretmenlerim yardımcı olmuştu, belki de fakir olduğumuz için öncelik tanımışlardı. Bilemiyorum.
Şimdi askerlik çağına gelmiş bir oğlum var. Eve birkaç saat geç kalsa endişeleniyoruz. Annesi durmadan arıyor: “Oğlum neredesin, ne yaptın, ne yedin, ne içtin?” diye. Oysa ben on yaşımda ailemden uzaktaydım. O zamanlar evlerde telefon yoktu. Mektuplar bir haftada, bazen on beş günde gelirdi. Annemin sesini duymadan, babamın yüzünü görmeden geçen nice gecelerim oldu.
Yatılı okulun yatakhaneleri buz gibiydi. Ne soba vardı ne kalorifer. Yorganı, battaniyeyi, hatta üzerimizdeki asker parkasına benzeyen yeşil parkaları bile üstümüze çekerek uyurduk.
Ama benim küçük bir hazinem vardı. Avuç içi kadar, pille çalışan bir radyo…
Geceleri yorganın altına girer, orta dalgada Arap radyolarını arardım. Cızırtıların arasından Feyruz’un sesini bulduğumda dünyalar benim olurdu. Sesini iyice kısar, radyoyu kulağımın dibine koyar, gözlerimi kapatırdım.
Ve birden o soğuk yatakhane kaybolurdu.
Evimizdeydim artık…
Sobamız çıtır çıtır yanıyor, semaver fokur fokur kaynıyordu. Babam her zamanki yerinde uzanmış, çayını içiyor, sigarasını tüttürüyordu. Duman bütün odayı dolduruyor, gözlerimizi yakıyordu. Ama babamızın sigarasıydı, kim ne diyebilirdi?
Annem bir şeyler getirip götürüyor, kardeşlerimin sesleri birbirine karışıyordu. Kalabalık, fakir ama sıcacık bir aileydik.
Feyruz’un o ince, kadife gibi sesi, sanki annemin şefkatli elleriyle başımı okşamasıydı. Gurbetin yalnızlığını, yatakhanenin soğuğunu onun sesiyle unuturdum. Her gece o sesle evimize gider, o sesle uyurdum.
Her gece o sesle evimize gider, o sesle uyurdum.
Aradan bir ömür geçti.
Şimdi Polonya’dayım. Burada kışlar uzun, geceler upuzun… Gündüzleri bile hava bazen eksi on, eksi on beş dereceye düşüyor. Güneş sanki bu toprakları unutmuş. Geceler öyle uzuyor ki insan bir daha sabah olmayacak sanıyor. Kış öyle bitmek bilmiyor ki bahar hiç gelmeyecekmiş gibi…
Bazen yine üşüyorum. Tıpkı o yatılı okulun buz gibi yatakhanesinde üşüdüğüm gibi. Yorganı üzerime çekiyor, Feyruz’u açıyorum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Sanki annemin yanındayım. Babam sobanın başında, semaver kaynıyor, kardeşlerim evin içinde… Annemin ayak seslerini, babamın öksürüğünü duyuyorum sanki.
Ama artık çok acı bir fark var.
O zamanlar dönebileceğim bir evim, kavuşabileceğim bir annem, babam vardı. Bir tatil gelecek, okul kapanacak, ben o kapıdan içeri girecektim.
Artık ne bir telefonla seslerini duyabilirim ne de bir bayram sabahı kapılarını çalabilirim.
Ah, keşke bir kez daha o evde olabilsem…
Keşke babamın sigara dumanını bir kez daha içime çekebilsem. Keşke semaverin suyu bitse de kalkıp doldursam, babama bir bardak çay versem. Keşke annem yine “Oğlum, aşağıdan odun getir!” diye seslense de kucak kucak odun taşısam. Sobamız çıtır çıtır yansa, evimiz yine şenlense…
O gün sıradan sandığımız o akşamlardan birini, yalnızca birini daha yaşayabilsem…
Ama şimdi…
Ama şimdi…
Eskiden Feyruz’un sesi beni evime götürürdü. Şimdi ise bir daha dönemeyeceğim evimin kapısını aralıyor.
Ve ben, saçları ağarmış bir adam olarak, hâlâ o on yaşındaki çocuk gibi Feyruz’un sesiyle uyuyorum.
Belki rüyamda annemi görürüm…
Belki babam yine semaverin başındadır…
Belki annem yine bana seslenir diye…
Halen daha içimde bir yerde hep ana kuzusu duruyor.
