Yoksa haziran mıydı ayların en zalimi? Eliot, ‘nisan’ diyordu ama, haziran acılarla bitti. Bir yaz yangını gibi, yakıp kavurdu acılar.Önce Cinuçen bey, sonra da Zeyyat! Cinuçen Tanrıkorur ve Zeyyat Selimoğlu! Benim için aziz iki ölü! İki aziz dost. Evet, haziran acılarla bitti…
Çinuçen bey’le ilk kez, Boğaziçi Ünüversitesi Türk Müziği Kulübü’nün düzenlediği, ‘Atatürk Devrimleri İdeolojisinin Türk Müzik Kültürüne Doğrudan Etkileri’ konulu panelde tanıştım. Tarih: 8 Kasım, 1978! O panele Cinuçen Tanrıkorur’dan başka, Murat Belge, Ercüment Berker, Muammer Sun, ben ve Faruk Yener katılmıştık konuşmacı olarak. Paneli de o yıllarda Boğaziçi Üniversitesi’nde Türk Müziği dersleri vermekte olan Aydın Oran yönetiyordu.(Ayraç içinde belirteyim. Bu paneldeki konuşmalar, daha sonra Boğaziçi Üniversitesi Türk Müziği Kulübü tarafından yayımlanmıştır)
Cinuçen bey, o panelde, başkalarını bilmem ama , musikı bilgisiyle bende büyük bir hayranlık uyandıran bir konuşma yaptı. Sadece o kadar da değil! Türk Musıkisi konusundaki peşin hükümleri de yerle bir etti. Sözleri kadar, o sözleri gerçek bir inanmışın heyecanıyla dile getirişini de unutmuyorum. Oturumun yıldızı, hiç kuşku yok, Cınuçen bey’di. Hepimiz,onun yanında soluk figürler gibi kalmıştık…
Neler anlattı o gün Cinuçen bey? Önce Devlet Korosu’na veryansın etti.Yerden göğe kadar haklıydı da!… ‘Birtakım amatörleri, belki nota dahi bilmeyen amatörleri toplayıp konservatuarlara göre konservatuar giriş imtihanlarını kazanamamış olanları toplayıp bir koro kurmak, adına da Devlet Korosu demek komiktir’ dedi. Bu koroya ‘ Türk musıkisinin en güç eserlerinden, en dev eserlerinden biri olan Nev Kar’ı icra ettirmek, bir yıllık bir eğitimden sonra kimin haddine? O Neva Kar’ın bir edition critique’ini (Tenkidli basımını HY) yapabilmiş miyiz bugüne kadar?’ diye sordu. Itri’nin Neva Kar’ının ‘baştaki iki dörtlükten sonra gelen sesleri triole midir, te fe ta mıdır, düz dörtlükler midir, biliyor muyuz?’diye üsteledi.Sadece’ buzlu bir cam’ arkasından seyrediyorduk eski musıkimizi… Yazılı literatürün hiç birini okumamıştık. Haşim Bey Mecmuası’nı da, Kantemiroğlu Edvar’ını da! Hüseyin Saadeddin Arel’in çelişkilerinden haberimiz var mıydı? Yoktu elbet!
Türk musıkisi metodu üzerinde durdu Cinuçen bey o gün. Şunları söyledi: ‘Metod yazmak bir hayli alın teri işidir. İhtiyaç da yok, niye yazsın? Sınıfa girer, ‘öyle çalınacak’ der, öbür hoca gelir, ‘böyle çalınacak’ der, talebe serseme döner ikisi arasında.Türk musıkisi usullerinin vurulmasında Kemal Batanay isimli hoca girer, ‘Türk musıkisi usulleri iki elle vurulur’ der, ama Arel ekolünden yetişmiş başka bir hoca, mesela Haydar Sanal, ‘Türk musıkisi usulleri tek elle vurulur’,der. Peki, ne olacak?’ Biri ak demektedir, öteki kara!
Peki, ya Türk musıkisinin çokseslileştirilmesi? Cinucen bey, çoksesliliğin, ‘cemiyet hayatımıza Tanzimat’tan bu yana girmiş ithal kavramlardan biri’ olduğunu anlattı. Çoksesliliğin mutlaka Batı’nın düşündüğü gibi olması gerekmediğini; bizim halk musıkimizde paralel dörtlü, beşli veya sekizlilerin yürümesi biçiminde de bir tür çokseslilik olduğunu; Batılıların kendilerine icra edilen çoksesli müziğe güldüklerini bildirdi.
Cinucen bey’le yeniden birarada olmamız, onun Yahya Kemal’in şiirlerinden yaptığı besteleri
dinledikten sonra yazdığım bir yazı vesilesiyle gerçekleşti. O içten ve duygulu yazıda Cinucen bey’in ‘Yahya Kemal’in şiirlerinden yaptığı ve musıkimizin içindeki, ta içindeki saf,haresiz ve elmas melodileri bir ‘te’sir-i sihirkari’ ile bulup çıkaran bestelerini dinlemenin hazzını’ yaşadığımı belirtiyor, şöyle diyordum:’ Bu müstesna elmas melodiler, beni parçalanmış hayatımızın hemen hemen her tarafına hakim olan ‘zevk hezimeti’nden (deyiş, Tanpınar’ındır) çekip çıkardı ve bir haz transandansı ile, musıkisinde bir taraftan dinin, öte taraftan bütün hayatın aktığı büyük Itri’nin ıklimine götürdü. Musıkinin köksüzleşmiş ve içleri boşalmış ağaç gövdelerine benzeyen kuru hayatımızı nasıl baştan başa derleyip toparlayarak bir gülistana döndürdüğünü o Rast Destan’da yaşamak nasip oldu. ‘Naatıdır en mehibi, en derini’nde yükselen yalın, süssüz ve pürüzsüz recitando ile ‘fecre doğru yürüyen elli milyon ruh’tan biri de bendim artık.’
O yazımı şöyle bitirmiştim: ‘Tanrıkorur’un Itri’si ve Tanburi Cemil Bey’in ruhuna Gazel’i, musıkimiz üzerinde yoğunlaşan tartışmaların ne kadar abes olduğunu gösteriyor. Bir beste, ‘gemiler geçmeyen bir ummanda’ değil de, hayatımızın kalbinde, onun ta içinde çalmaya başlıyorsa eğer, işte o zaman, ‘Cihan’ın sırrı’ yok olur ve işte o zaman ‘ Şark ufuklarında vuzuh’ başlar… Doğu’nun vuzuhu, açıklığı, Oryantalizmin bizi mahkum kıldığı ‘esrarengiz kapalı kutu: Şark’ imgesinin hakiki panzehiridir…!
Bu yazının yayımlanmasından sonra, Cinuçen bey bana telefon etti. Cafe Marmara’nın lobby’sinde buluştuk ve aşaği yukarı dört saat boyunca söyleştik. Cinucen bey’in sağlıkla ilgili ciddi sorunları olduğunu o gün öğrendim. Amerika’da dializ aygıtına bağlıyken nasıl tutkuyla beste yaptığını da! Böbrek hastalığından da, o menhus hastalıktan da (kanserdi Cinucen bey), inanılmaz bir serinkanlılıkla , sanki önemsiz bir sıyrıktan söz eder gibi konuşuyordu…
Bundan sonra, Cinucen bey’le hep telefonda görüştük. Bir daha yüzyüze görüşmek nasip olmadı. Ama o ince ve zarif yüzü ve inanmış kalbiyle Cinucen bey’in, Türk musıkisi geleneğinin, o muhteşem geleneğin gerek insan ve gerekse bestekar olarak son büyük temsilcisinin eserlerinin, o şimdi ‘gemiler geçmeyen bir ummanda’ olsa bile, kalbimizin ta derinlerinde çalmaya devam edeceğini biliyorum. Rahmeten vasia.
29 Haziran 2026
