
Daha önce de hissetmiştim bunu. Bugün bir kez daha hissettim. Kuyunun dibinden sesleniyordu bana: “Çıkar beni bu kuyudan.” Benim adım Yusuf. 45 kilo civarında, uzunca bir çocuk. Simsiyah saçlarını yana doğru taramış, mutfağın köşesindeki çekyatta dizlerini karnına doğru çekmiş, gergin bir şekilde oturuyordu. Annesi uyardı beni: “Bugün çok daha kötü. Size zarar verebilir. Lütfen dikkat edin.”
Tebessüm ettim ve girdim mutfağa. Masanın önündeki sandalyeyi çektim. Çantamı masanın üzerine bıraktım. Küçük not defterimi çıkardım. Hiçbir şey söylemedim. O, başı dizlerinin arasında gergin bir şekilde otururken ben adeta Yılmaz Odabaşı şiirindeki gibi sesleniyordum ona gözlerimle:
Bitme, bak, içtim, yürüdüm, kederlendim
Denize girdim, üşüdüm, sana geldim.
Düş bitmeden sen bitme.
Bitmeden sevgi, gitme…
Hepimiz kuyusunu içinde taşıyan Yusuflar değil miyiz? İki kuyu yan yanaydık. İlk sesi ondan bekledim. O konuşmadan ben konuşmayacaktım. Başını kaldırdı, gözlerime baktı. Kızarmıştı gözleri. Ağladı, ağlayacak… “Çok yorgunum,” dedi sonra. “Kendimi çok yalnız hissediyorum…”
Sustum. Paslı bir tenekeye damla damla akmasını bekledim bu kuyudaki suların. Damla damla bekledim. Hece hece bekledim. “Senin doktorun değilim, biliyorsun değil mi?” dedim. “Belki de senin tedavi edeceğin bir hastayım Yusuf.”
Not defterimi görünce o da çıkardı not defterini. Western filmlerinde silahlarını birbirine doğrultan iki kovboy gibiydik. O erken davrandı bu sefer. “En son görüştüğümüzde ‘Kimseyle konuşmak istemiyorsan kağıtla konuş,’ demiştin. İçimi kağıda döktüm. Okuyabilir miyim?” dedi. “Elbette,” dedi bakışlarım. “İngilizce yazdım ama…” “Olsun, anlamasam da dinlemek isterim,” dedim.
O sert, hırçın çocuk merhamet etti bana. Zorlansa da Türkçeye çevirerek okumaya başladı. Yüzümü ekşittim. Başımı salladım iki yana. Kuyuya taş attığımı anladı. “Ne oldu?” dedi gözleri. “Bu sesler sana ait değil. Bu kelimeler sana ait değil. Bu şikayetler sana ait değil. Toplamışsın dışındaki gürültüleri, hapsetmişsin kağıda. Bana kendi sesini ver,” dedim.
Yastığın altında, biraz daha büyük olan defterini çıkardı. Tam okumaya başlayacaktı ki defterin ilk sayfalarının yırtılmış olduğunu gördüm. Güldü gözlerim. Çok öfkeli baktı gözlerime. “Yırttığın sayfalar var ya,” dedim, “onlar şimdi okuyacağın kelimelerin anneleridir, biliyor musun?”
Son kurduğum cümle sarsmış olacak ki ayaklarını hızla indirdi ve bana doğru döndü. “Nasıl yani?” dedi. “Bana en sevdiğin hayvanı söylediğin günü hatırlıyor musun?” dedim. “Evet.” “O gün de böyle gülmüştü gözlerim.” “Evet, evet,” dedi. “Shoebill aşkına söyle Yusuf, o yırttığın sayfalarda ben de varım, öyle değil mi?” Bu sefer o güldü. “Nereden biliyorsun bunu?” dedi. “Yırttığımız sayfalar, sildiğimiz mesajlar, unutmak isteyip unutamadığımız dünler… Hepsinde bizde iz bırakanlar var,” dedim. “Sana yukarıdan seslenmiyorum Yusuf. Kuyuları yan yana olan iki kişi olarak kendi güneşimize bakmıyor muyuz?”
Başını tekrar dizlerinin arasına aldı. “İyiyim ama şimdi,” dedi. “Biraz daha iyiyim.” “Büyük defterden okumayacak mısın?” dedim. “Olur,” dedi.
Müthiş bir konuşma dinledim o an. Onu en çok seven en sevgiliye yazılmış en masum serzenişleri dinledim. Uzak yollardan gelmiş bir dervişin mendilini açıp içindekileri toprağa saçması gibi, kendi kuyusundan güneşine nidalar serpiştirmişti kağıda. “Beni yırttın. Başkalarını da…” dedim. “Gagandan ne güzellikler yağmış kağıda Shoebill,” dedim. Güldü, gurur duydu kendiyle.
“Uyumak istiyorum, odama gidebilir miyim?” dedi.
“Elbette Shoebill, elbette.”

Hocam, kelimelerinize sağlık. Her bir satırı insanın kendi içindeki kuyulara dokunuyor. Yusuf’un o hırçınlığının arkasındaki kırılganlığı o kadar naif bir şefkatle sarmışsınız ki… Özellikle ‘Yırttığın sayfalar, şimdi okuyacağın kelimelerin anneleridir’ cümleniz beni çok sarstı. Bir insanın ruhuna, onun sesini bozmadan, yanındaki kuyudan böyle eşlik edebilmek müthiş bir bilgelik. Kaleminize, yüreğinize sağlık. 🥲
Çok dokundu bana bu yazı 😥😥😥
Hocam çok duygulandım. Yüreğinize sağlık
Bu tür yazıları çok seviyorum. Konuşuyor sanki bizimle yazar. Var olun
“Sana yukarıdan seslenmiyorum Yusuf. Kuyuları yan yana olan iki kişi olarak kendi güneşimize bakmıyor muyuz?” Anlaşılmak, ötekinin yarasını hissetmek… Ne kadar kıymetli Gökhan Bey kaleminize sağlık, keyifle okudum.